4 Haziran 2013 Salı
parasız yatılı, sözsüz; çok yitimli.
ne zamanki kütüphaneme bakan adam bilge karasu'mu ve füruzan'ımı okşarsa sevgiyle, o zaman o!
10 Mayıs 2013 Cuma
leyla
yunduğun karların üzerinde
eriyen kara karışmış pembe kanlarını
karların pembelerinde kanın aktığı bütün yollar bütün yollar
ben yaralarımla bütün bütün
bakıp açık yaralarıma
yaralarımızı gösterip yaralarımızı, karlar pembeydi
sen avuçlarımı yaralarla
yaralar
dın
9 Mayıs 2013 Perşembe
ah yine de, neş'e!
bizim ihtirasımızı buldular ve vurdular, tak!
kelimelerimizi hunharca katlettiler, fütursuz!
furuğ peri, benim küçük kelebeğim; tanrı var ve seviyor, sevmeli. nesre döktüğünde milyonlarca anlamsızlığı anlama büründüren şey biziz!
tenimizi, pembeliğini yitiren, kızarmayı unutan yanaklarımızı, ellerimizi ve ayak bileklerimizi!
aşkı ve gudubet masallarını... hayır hayır hayır! reddedemeyiz....
ama solduralım onu!
solduralım ki böyle ince narin, böyle çiğ tanesi serinliğiyle, sabahı ve seher vaktini yanında... yüreğimizi de ağzında geveleyerek, öylece... öyle mağrurca gidemesin...
ben kelama köleydim, ben sevdaya teşneydim, ben yüreksiz değildim!
o zaman niçin böyle füruğ peri, niçin böyleyiz?
....
onun serinliğini arıyorum, rüyalarımda beni yine kollarının arasına sarıveriyor ve susuyoruz.
arada sırada telefonda sesiyle sakinleştiriyor. yetmiyor hiç bir şey füruğ peri, yetmiyor.
hem biz neyiz, neyi soldurabiliriz, neye gücümüz yeter ki? çok güvendim, çok. hem kendime hem ona...
ama büyük değilim, küçüğüm çok küçük, çok küçük...
mesafelere canım!
ah yine de, neş'e!
kelimelerimizi hunharca katlettiler, fütursuz!
furuğ peri, benim küçük kelebeğim; tanrı var ve seviyor, sevmeli. nesre döktüğünde milyonlarca anlamsızlığı anlama büründüren şey biziz!
tenimizi, pembeliğini yitiren, kızarmayı unutan yanaklarımızı, ellerimizi ve ayak bileklerimizi!
aşkı ve gudubet masallarını... hayır hayır hayır! reddedemeyiz....
ama solduralım onu!
solduralım ki böyle ince narin, böyle çiğ tanesi serinliğiyle, sabahı ve seher vaktini yanında... yüreğimizi de ağzında geveleyerek, öylece... öyle mağrurca gidemesin...
ben kelama köleydim, ben sevdaya teşneydim, ben yüreksiz değildim!
o zaman niçin böyle füruğ peri, niçin böyleyiz?
....
onun serinliğini arıyorum, rüyalarımda beni yine kollarının arasına sarıveriyor ve susuyoruz.
arada sırada telefonda sesiyle sakinleştiriyor. yetmiyor hiç bir şey füruğ peri, yetmiyor.
hem biz neyiz, neyi soldurabiliriz, neye gücümüz yeter ki? çok güvendim, çok. hem kendime hem ona...
ama büyük değilim, küçüğüm çok küçük, çok küçük...
mesafelere canım!
ah yine de, neş'e!
13 Mart 2013 Çarşamba
a-cı-lan-ma-mak
anneannem "hadi biraz benim yatağıma uzaniver" dedi. "yorulmuşsundur."
o yaz sıcağında dünyanın en serin kucağı bu. anneannemin anneannem kokan yatağında... aklımdaki bin bir türlü sorun hiç olmamaları gereken bu yatakta da benle koyun koyuna uyumaya çalışıyorlar. ne mümkün uyumak!
poe'nin dost'tan iki ciltlik güzel bir koleksiyonunu almıştım, birinci cildi biri çaldı ama bilmiyorum kim olduğunu...
yataktan kalkıp evde anneannemi aradım.
balkonda hatice bibi'den aldığı yeşil fasulyeyi kırıyordu. (bir iki yıldır deneyimliydik, onun fasulyesinin tadı en güzeliydi.)
kurutup kışın evimde mis gibi yiyorum ben bu fasulyeleri, derdimiz tasamız üç kuruşluk boğazımız olmuş, karınca misal... anneannem yıllarca anneme hazırladıklarını şimdi bana da hazırlar oldu. benim meleğim.
"anneanne, ben de bizim bahçenin domateslerinden epeyce kuruttum, naneyi napıcaz peki?" dedim. ben "organik" beslendikçe keyfi yerine geliyor, biliyorum. "benim naneyi biçelim, yarıyarıya paylaşırız" dedi.
az evvel poe okuyacak olan ben, kışlık erzaklarımı okumaya kapıldım bir kuru yaz sıcağında. olsun,
okunacak tek şey yazılı matbuat değil ya bu hayatta. onurlu bitkicikleri kurutarak baş eğdirme hikayelerimiz, hiç bıkmadan didinmelerimiz.
kurutmak demişken. aklıma geldin sen. o sondan bu yana sen. hiç kimse hiç kimseye hiç bir değer biçmemek konusunda senin kadar cüretkar değildir.
"o mahur beste çalar ve biz, müjganla değil ama...."
a-cı-lan-ma mak.
bunu sana kurutulmuş nanelerim, güneşte unutulmuş minik gül yapraklarımla söylüyoruz ve sorun şu ki, şarkılar senin hiç de iyi olmadığın bir konu, anlamıyorsun...
o yaz sıcağında dünyanın en serin kucağı bu. anneannemin anneannem kokan yatağında... aklımdaki bin bir türlü sorun hiç olmamaları gereken bu yatakta da benle koyun koyuna uyumaya çalışıyorlar. ne mümkün uyumak!
poe'nin dost'tan iki ciltlik güzel bir koleksiyonunu almıştım, birinci cildi biri çaldı ama bilmiyorum kim olduğunu...
yataktan kalkıp evde anneannemi aradım.
balkonda hatice bibi'den aldığı yeşil fasulyeyi kırıyordu. (bir iki yıldır deneyimliydik, onun fasulyesinin tadı en güzeliydi.)
kurutup kışın evimde mis gibi yiyorum ben bu fasulyeleri, derdimiz tasamız üç kuruşluk boğazımız olmuş, karınca misal... anneannem yıllarca anneme hazırladıklarını şimdi bana da hazırlar oldu. benim meleğim.
"anneanne, ben de bizim bahçenin domateslerinden epeyce kuruttum, naneyi napıcaz peki?" dedim. ben "organik" beslendikçe keyfi yerine geliyor, biliyorum. "benim naneyi biçelim, yarıyarıya paylaşırız" dedi.
az evvel poe okuyacak olan ben, kışlık erzaklarımı okumaya kapıldım bir kuru yaz sıcağında. olsun,
okunacak tek şey yazılı matbuat değil ya bu hayatta. onurlu bitkicikleri kurutarak baş eğdirme hikayelerimiz, hiç bıkmadan didinmelerimiz.
kurutmak demişken. aklıma geldin sen. o sondan bu yana sen. hiç kimse hiç kimseye hiç bir değer biçmemek konusunda senin kadar cüretkar değildir.
"o mahur beste çalar ve biz, müjganla değil ama...."
a-cı-lan-ma mak.
bunu sana kurutulmuş nanelerim, güneşte unutulmuş minik gül yapraklarımla söylüyoruz ve sorun şu ki, şarkılar senin hiç de iyi olmadığın bir konu, anlamıyorsun...
6 Mart 2013 Çarşamba
şiire ve ölüme
"ey yeşil
baştan aşağı yeşil!
aşık ellerime bırak ellerini
yakıcı anılar gibi
ve dudaklarını
varlığın sıcak duygusu gibi
aşık dudaklarımın okşayışına bırak
rüzgar bizi alıp götürecek
rüzgar bizi alıp götürecek"
baştan aşağı yeşil!
aşık ellerime bırak ellerini
yakıcı anılar gibi
ve dudaklarını
varlığın sıcak duygusu gibi
aşık dudaklarımın okşayışına bırak
rüzgar bizi alıp götürecek
rüzgar bizi alıp götürecek"
"ben senden ölürdüm
oysa sen benim yaşamımdın
........
sen yanaklarını yaslardın
memelerimin acısına
ve ben
söylemeye başka bir şey bulamadığımda
sen yanaklarını yaslardın
memelerimin acısına
ve dinlerdin
ağlayarak akan kanımı
ve ağlayarak ölen aşkımı
sen dinlerdin
görmezdin beni ancak."
" gitmeliyim bu gece.
sadece yalnızlık gömleğimin sığacağı valizi
alıp gitmeliyim, bu gece.
yaşlı çınarların olduğu bir yere gitmeliyim.
yine birisi beni çağırdı: sohrab!
ayakkabılarım nerede? "
(sohrab...)
sadece yalnızlık gömleğimin sığacağı valizi
alıp gitmeliyim, bu gece.
yaşlı çınarların olduğu bir yere gitmeliyim.
yine birisi beni çağırdı: sohrab!
ayakkabılarım nerede? "
(sohrab...)
2 Mart 2013 Cumartesi
çiçeğe ve rüzgara!
içime dert oldu, pek fazla özledim;
bir kalp çarpıntısı kadar güzel sokakları.
ve kalp çarpıntılarını. sırtımda ipekli gömleğim, narin adımlara gebe, yürümek... baharı gömleğimin içine hapsetmek. yürümek.
aşkı ve bana olanları açıklamaktan aciz ama zaten bu acizlikten memnun bir vaziyette daha ne zaman?
nereye kadar?
fotoğraflarıma bakıyorum çokça inceleyerek. sanki göz altlarımda bir kaç kırışıklık.hayır gölge oyunu o.
kızgınım, öfkem sonsuz. canım yoruldu ruhum ferahlığa, özgürlüğe teşne. akasya, hanımeli ve gül!
leylak, sen de!
kokularınızı rüzgara salın benim için. belki bir gün. belki bir zaman. yaşamak dile gelir benim için de. siz beni kokunuza hapsedin.
bir kalp çarpıntısı kadar güzel sokakları.
ve kalp çarpıntılarını. sırtımda ipekli gömleğim, narin adımlara gebe, yürümek... baharı gömleğimin içine hapsetmek. yürümek.
aşkı ve bana olanları açıklamaktan aciz ama zaten bu acizlikten memnun bir vaziyette daha ne zaman?
nereye kadar?
fotoğraflarıma bakıyorum çokça inceleyerek. sanki göz altlarımda bir kaç kırışıklık.hayır gölge oyunu o.
kızgınım, öfkem sonsuz. canım yoruldu ruhum ferahlığa, özgürlüğe teşne. akasya, hanımeli ve gül!
leylak, sen de!
kokularınızı rüzgara salın benim için. belki bir gün. belki bir zaman. yaşamak dile gelir benim için de. siz beni kokunuza hapsedin.
25 Şubat 2013 Pazartesi
amber
kentli bir gecede ellerim o şarkıya gidiverdi. ruhum o şarkıyı diledi.
gece beni eskiye iletti.
eskiler yalnız hüzün sandım bana.
değildi. eskiler gül yüzlü gülüşlerdeki düşüncesizce sevinebilme kabiliyeti.
ya da durduk zamanlarda başını alıp gidebilme özgürlüğü.
eskiler benim hata yapabilme özgürlüğüm.
gece beni eskiye iletti.
eskiler yalnız hüzün sandım bana.
değildi. eskiler gül yüzlü gülüşlerdeki düşüncesizce sevinebilme kabiliyeti.
ya da durduk zamanlarda başını alıp gidebilme özgürlüğü.
eskiler benim hata yapabilme özgürlüğüm.
18 Şubat 2013 Pazartesi
resim
adam sessizce oturmuş kadının yanına. "hadi" demiş, "şiir oku bana"
şiirleri erkekler yazar, erkekler okur ve kadınlar... kadınlar üzerlerine alınırmış oysa ki, bu adam niçin böyleymiş?
kadın pencerenin önündeki divandan kalkıvermiş usulca. baharmış ve kadının çiçekli eteği varmış, çıplak ayakları... dağınık kütüphanesinden şiir kitaplarına bakınmış. tek tek okşamaya varınca... o zaman geçmiş baharda adama okuduğu şiir kitaplarının hepsinin sararıp solduklarını farketmiş. "neden böylesiniz?" demiş içlerinde en sevdiği "sevda sözlerin"e, o sırada saçlarını kulağının arkasına alan elsa'ya gözleri takılmış. aragorn'un yalnızlığı ve kadının güzelliği içitini acıtmış.
adam kadınını izliyormuş merakla. bir william sone shekespeare olsa... istemiş ama bahar demiştik, güz yaprağı değil... vazgeçmiş.
kadın'a, "özel" sessizce fısıldamış "bahar da sürgülenir içime katranlarla da." kadın kirpikli gözlerini kapamış, pencereden içeri akasya kokusu sızmış, akasyanın çiçeklerindeki özsuyu içmiş o da, ne güzelmiş.
adam kadınını izliyormuş merakla. "bil çünkü kaç tas içtik lethe'den" içinden düşen ölümlerini düşünmüş kadının. küçük bir kadın ve büyük bir hayat... "tanrım bana onu sonsuza dek ver, sana sonsuza tek tapacağıma söz veriyorum" anlaşmayı dilemiş, büyük melekler duymuş bu isteği, iletmişler O'na...
kadın solgun yüzlü şiir kitaplarına anlam vermekte yalnızmış, sevmekte kalabalık ve anlamakta bilisiz.
oysa sadece yalnızlıkmış şiirlerin ve şairlerinin tasası ve hiç umut yokmuş artık kadının yalnız olacağına ve onları bir yalnızın sahiplenmesiyle sahiplenebileceğine. kadının etekleri uçuşuyormuş, kadın sevgiyi, katıksızca ve yalansız içiyormuş, kadın artık kesinkes onların olmadığını teninin kokusundan belli ediyormuş.
kadın aşkı selülözden değil gerçek birer dudaktan içiyorsaymış ve bunun bir gün bitip kendilerine döneceği ümidini vermiyor oluşunu seziyorsalarmış neden eskisi gibi canlı kalabilirlermiş ki. özlerindeki hazan yaprakları sararıp soluvermiş.
adama bir tek sappho kalmış okunacak. sappho'nun ise umrunda bile değilmiş olanlar ve sırtını dönüp uyumuş.
kadın elleri boş geri dönmüş divanına. batan güneşi ve doğacak bebeklerini okumuşlar. yaşam usulsüz bir dizi şeyden mütevellitmiş ama güzel olan şeyleri sevmeyi bilmek, şiir buymuş.
şiirleri erkekler yazar, erkekler okur ve kadınlar... kadınlar üzerlerine alınırmış oysa ki, bu adam niçin böyleymiş?
kadın pencerenin önündeki divandan kalkıvermiş usulca. baharmış ve kadının çiçekli eteği varmış, çıplak ayakları... dağınık kütüphanesinden şiir kitaplarına bakınmış. tek tek okşamaya varınca... o zaman geçmiş baharda adama okuduğu şiir kitaplarının hepsinin sararıp solduklarını farketmiş. "neden böylesiniz?" demiş içlerinde en sevdiği "sevda sözlerin"e, o sırada saçlarını kulağının arkasına alan elsa'ya gözleri takılmış. aragorn'un yalnızlığı ve kadının güzelliği içitini acıtmış.
adam kadınını izliyormuş merakla. bir william sone shekespeare olsa... istemiş ama bahar demiştik, güz yaprağı değil... vazgeçmiş.
kadın'a, "özel" sessizce fısıldamış "bahar da sürgülenir içime katranlarla da." kadın kirpikli gözlerini kapamış, pencereden içeri akasya kokusu sızmış, akasyanın çiçeklerindeki özsuyu içmiş o da, ne güzelmiş.
adam kadınını izliyormuş merakla. "bil çünkü kaç tas içtik lethe'den" içinden düşen ölümlerini düşünmüş kadının. küçük bir kadın ve büyük bir hayat... "tanrım bana onu sonsuza dek ver, sana sonsuza tek tapacağıma söz veriyorum" anlaşmayı dilemiş, büyük melekler duymuş bu isteği, iletmişler O'na...
kadın solgun yüzlü şiir kitaplarına anlam vermekte yalnızmış, sevmekte kalabalık ve anlamakta bilisiz.
oysa sadece yalnızlıkmış şiirlerin ve şairlerinin tasası ve hiç umut yokmuş artık kadının yalnız olacağına ve onları bir yalnızın sahiplenmesiyle sahiplenebileceğine. kadının etekleri uçuşuyormuş, kadın sevgiyi, katıksızca ve yalansız içiyormuş, kadın artık kesinkes onların olmadığını teninin kokusundan belli ediyormuş.
kadın aşkı selülözden değil gerçek birer dudaktan içiyorsaymış ve bunun bir gün bitip kendilerine döneceği ümidini vermiyor oluşunu seziyorsalarmış neden eskisi gibi canlı kalabilirlermiş ki. özlerindeki hazan yaprakları sararıp soluvermiş.
adama bir tek sappho kalmış okunacak. sappho'nun ise umrunda bile değilmiş olanlar ve sırtını dönüp uyumuş.
kadın elleri boş geri dönmüş divanına. batan güneşi ve doğacak bebeklerini okumuşlar. yaşam usulsüz bir dizi şeyden mütevellitmiş ama güzel olan şeyleri sevmeyi bilmek, şiir buymuş.
17 Şubat 2013 Pazar
kuş
" Aşk, saçma bir şey. Hep öyle olmuştur zaten;
daima da öyle olacaktır. Gerçi, tek var olan şey; ama saçma. Kuşlardan
gayri hiçbir mahlûkata göre değil; kuşlara göre. Çünkü kuşlar, yaşamak
için, insanlar gibi bir takım aşağılık işlerle uğraşmaya mahkûm
edilmemişler. Elbise giyen, dünyada oturan, çalışması, para kazanması
gereken, havayla, suyla yaşayamayan mahluklar için aşk, fazla güzel bir
şey. Konuşan hayvanlar için bu biraz fazla."
14 Şubat 2013 Perşembe
bir ay doğsa...
insanın ikindiüstü bezginlikleri olmalı. ikindi güneşine karşı bunalımlar yaşamalı. belki neşet ertaş dinlemeli, ağlamalı. ama bunu sadece o anlarda yaşamalı. söylenen, tüm yaşama yayıldığında bunun acı sonları da oluyor. "hayat beceriksizi" lafını bir yerden mi duydum bilmem amma bu benim bütün yaşamıma yayılmış ki durum pek umutsuz. yarım bıraktığım kitaplardan ben bıktım, unutkanlık da yapıyor felan diyorlar çok korkuyorum. ne okusam orada olamıyorum, ne izlesem bir yanlardan başka kafalar fışkırıyor. anksiyete felan mı bu ama ne zaman mutlu oluciyz kuzum?
bu arada son sözüm de bu şarkıya, beter ol!
11 Şubat 2013 Pazartesi
bir konuşabilse
bugün "lost in translation" u izledim, bir cümle için rahatsız ettim. "kendimi çok basit hissediyorum" diyor scarlett ablamız. ben de bunu bunca zaman itiraf etmeye çekiniyordum. evet, kendimi her türlü, çok basit hissediyorum. ne yapmalı, el-cevap?
7 Şubat 2013 Perşembe
okyanuslar yüzünden
Küçük kara balık metrodan indikten sonra hızla yürümeye
başladı, hem metrodan inişinin izafiyeti olmalı bu, o hızı düşürmemeli, hem de
çizgilere basmamaya çalışırken hızlı olması gerekiyor. “obsesif kompültif
bozukluk” diyor psikologu buna. Ona göreyse bu yalnızca yeni bir tür oluşundan
ileri geliyor. Yeni türleri kabullenmek her daim zordur neticede ve onlar hep
bir çeşit “hasta” olarak nitelendirilir diğerlerince… Diğerleri onu hasta
olarak nitelendirirken küçük kara balık da onların algılarını öylece
kabulleniyor, onun açısından diğerlerini idare etmek pek de güç değil, kolayca
anlaşılabilir varlıklar her biri. Küçük
hırsları olan, küçük hesaplarıyla okyanusu yönetebilmeyi beceren, küçük küçük
beyinler.
Billboardlardan ona gülümseyen bıyıklı kırmızı ahtapota gözü
takıldı, o sırada yanlışlıkla çizgiye bastı, bütün her şey berbattı şimdi. Hızı
da düşüverdi bu sırada. Ne diyordu peki bunca sıradanlığıyla bıyıklı kırmızı
ahtapot? Bunca şeye değer miydi acaba.
Sırt çantasından müzik çalarını çıkarıp bir şeyler dinlemeye
karar verdi. “Bülent ortaçgil” isimli bir yeryüzü sanatçısını dinliyordu
bugünlerde. “olmalı mı olmamalı mı, yoksa hiç değişmemeli mi?” sözlerini
mırıldanarak yürümeye devam etti böylelikle. Şarkılarla mesajlar veren garip
bir türdü onlarınki . John lennonları
“imagine” diyordu, pink floydları “ the wall” ile onları yerden yere vuruyordu
felan. Balık olmak, sürülerce hareket etmek, konserve toplu taşıma araçlarında istiflenmek,
okyanusun akıntısı nereye sürüklüyorsa o tarafa hareket etmek… onca evrimin ardından bile okyanustaki
yaşantılarına hiçbir şey katamamış olmalarının hıncını şarkılardan çıkarmaları
ne kadar yazık, diye hayıflandı içinden. Neyse ki okyanusların sesini taklid
edebilmeyi becermiş de viyolenseli icad etmişlerdi, bu da onlara dair
ümitlerini yeşertiyordu elbet.
Yukardakilerin hastalıklı dışarlıklarını pek seviyordu küçük
kara balık. Büyükannesi behrengi isimli bir öğretmenden söz etmişti bir ara,
adam isyan bayrağını çekmiş küçük kara bir balıktan söz ediyordu masalında,
büyükannesi bu masalın kahramanına benzettiği için ona bu isimle hitap ederdi,
ismi de bundan ötürü böyle kalıvermişti. Halinden memnundu elbette, yani
“istavrit 234” felan mı olsaydı? Binlerce dölün arasından yaşamayı başaran o,
elbette özeldi.
5 Şubat 2013 Salı
ah babacığım, bizim büyük yanılgılı hayatlarımızda şiyirlerin yeri ne de yakışıklı... bir bardak çayı sıcacık odada yudumlarken kış geceleri, uzun kış geceleri boyunca yani, bütün yazılanları içime sokup öylece toprağa uzanmak diliyorum hep. şiyirler ve topraksa sen demek sanki, bu fena.
içimde kış hüzünleri... senin diktiğin elma ağaçları bahçeden bana bakıyorlar. (bizim heybetli dut ağacı, senin o koca yapraklar olmadan bir hiç olduğunu bilememişim bu arada, yine de saygılarımı sunarım sana, pek hoşsun...)
onlar öylece beni izlerken sırtımı kalorifer peteğine yaslayıp bütün olanlara da sırtımı çevirmek istiyorum hep, ağaçlara, senin diktiğin o ağaçlara, ellerinle aşıladıklarına özellikle.
sonra ellerin, en son öptüğümden bu yana yoklar pek. çürüyorlarmış diyolar ancak bence babaların dokulmazlığı var şu hayatta ve dahi sonsuzlukta, biri insanlara bunu söylemeli.
şunu dinliyorum, dinlediklerimi çok severdin, beraber ritim tutuyoruz parmaklarımızla:
içimde kış hüzünleri... senin diktiğin elma ağaçları bahçeden bana bakıyorlar. (bizim heybetli dut ağacı, senin o koca yapraklar olmadan bir hiç olduğunu bilememişim bu arada, yine de saygılarımı sunarım sana, pek hoşsun...)
onlar öylece beni izlerken sırtımı kalorifer peteğine yaslayıp bütün olanlara da sırtımı çevirmek istiyorum hep, ağaçlara, senin diktiğin o ağaçlara, ellerinle aşıladıklarına özellikle.
sonra ellerin, en son öptüğümden bu yana yoklar pek. çürüyorlarmış diyolar ancak bence babaların dokulmazlığı var şu hayatta ve dahi sonsuzlukta, biri insanlara bunu söylemeli.
şunu dinliyorum, dinlediklerimi çok severdin, beraber ritim tutuyoruz parmaklarımızla:
hastane odaları var baba, biz hep genciz ve ölmek yaşayanların işi değil, bilemiyorum dedem ve babaannem de pek mantıklı işler yapmadılar, sence de öyle değil mi?
annem şu yazdıklarımı okusa kızar bana, haklı da, sen evimizde bir tabusun artık. diyor ki "bırakıp gitmeseydi o da, her şeyde acele etmek zorunda mıydı?" sesi titremese inanacağım ona. bir de sana hala aşık, eski kafa, söylemeye utanır elbet.
hani hastanede "meral sen beni bu kadar seviyor muydun yahu" demiştin gülerek, nasıl sinirlenmişti sana.
baba hala gülerek anıyoruz her hatıranı. bıyıkların en yakıştığı gülüşünden başka bir şey yok ki aklımda.
bir de çok garip, ne zaman bir dönüm noktasına gelsem rüyalarımdasın, sen onay verince ben daha rahat adımlar atıyorum hayatta, lütfen hep yanımda ol...
sayende ölüm de korkutmuyor, bunu bir tek sana itiraf ediyorum. diyorum ki "babam beni orada da koruyup kollar, neden çekineceğim ki?
bütün babalar gittiklerinde aynı hissi yaratıyor mu bilmiyorum ama sen başka türlü olamazdın bence, sanki yaşıyormuşsun da bilmediğim diyarların seyyahı olmuşsun gibi... bunu tamamlamak çok zor, görüşmek üzere canım...
23 Ocak 2013 Çarşamba
barış bıçakçı'nın şu lafıyla çarpıldım :"yaşamak ilerlemek olamaz ama geride bırakmak olabilir."
çoktandır içinde bulunduğumuz bir var olma telaşının bunca güzel özetlenmesi...
"işte bugünü de bitirdik kızlar!"
ömrümüzün günlerini, dakikalarını bir kullanımlık değersiz şeylermişçesine harcadıktan sonra buruşturup şlops, atıyoruz!
günlerden keyif almayı bilemiyoruz, keyif almayı istemiyoruz ya da.
işte ben buna pek fazla üzülüyorum, biri beni bulsun!
çoktandır içinde bulunduğumuz bir var olma telaşının bunca güzel özetlenmesi...
"işte bugünü de bitirdik kızlar!"
ömrümüzün günlerini, dakikalarını bir kullanımlık değersiz şeylermişçesine harcadıktan sonra buruşturup şlops, atıyoruz!
günlerden keyif almayı bilemiyoruz, keyif almayı istemiyoruz ya da.
işte ben buna pek fazla üzülüyorum, biri beni bulsun!
20 Ocak 2013 Pazar
"Yazmadıkça daha çok yazmıyor insan. Halbuki çat diye yazmak lazım. Hepimiz öleceğiz. Ciddiyetin lüzumu yok."
bi arkadaşım "niçin yazıyosun bu blogu" deyince meren'in şu lafını çat diye söyleyebilseydim. hiç bir yazar aforizması öyle kolay yer etmiyor da kafamda, popüler popüler lafları da nasıl seviyorum. git! kendini daha fazla sevdirmeden, ahaha!
"şiirimiz kentten içeridir abiler."
bunu söylemek, bunu dile getirmek. kentli lüzumsuzluklarımızdan biri işte yazma eylemi. bir de "içsel zeka" ya ilişkin olduğunu söylüyorlar ki katılıyorum, için çok daralması ve çok fazla ters yüz etme ihtiyacı yazmayı da beraberinde getiriyor.
hepimizin sıkıntıları var insan olmaya dair, acılara, sevinçlere ve tanımlayamadığımız daha bir dünya hislere dair. bunları tumturaklı kelimelerle ifade edince yüceliyorlar da üstelik. al işte, her türlü duygumuzu pazarlıyoruz biz de ama rahatsız değilim hiç. bu bizim somut aklımızın evriminde bilemediğimiz, değişik bir kırılma.
aklımızın bir olduğu insanlara da ulaşmak var hem, modern çağın en güzide "ruhsal yakınlaşma" gerekliliği.
böyle ve daha başka şeylerden dolayı yazıyorum işte. belki açıklayamadığım şeyler de vardır, bi önemi yok zaten.
bi arkadaşım "niçin yazıyosun bu blogu" deyince meren'in şu lafını çat diye söyleyebilseydim. hiç bir yazar aforizması öyle kolay yer etmiyor da kafamda, popüler popüler lafları da nasıl seviyorum. git! kendini daha fazla sevdirmeden, ahaha!
"şiirimiz kentten içeridir abiler."
bunu söylemek, bunu dile getirmek. kentli lüzumsuzluklarımızdan biri işte yazma eylemi. bir de "içsel zeka" ya ilişkin olduğunu söylüyorlar ki katılıyorum, için çok daralması ve çok fazla ters yüz etme ihtiyacı yazmayı da beraberinde getiriyor.
hepimizin sıkıntıları var insan olmaya dair, acılara, sevinçlere ve tanımlayamadığımız daha bir dünya hislere dair. bunları tumturaklı kelimelerle ifade edince yüceliyorlar da üstelik. al işte, her türlü duygumuzu pazarlıyoruz biz de ama rahatsız değilim hiç. bu bizim somut aklımızın evriminde bilemediğimiz, değişik bir kırılma.
aklımızın bir olduğu insanlara da ulaşmak var hem, modern çağın en güzide "ruhsal yakınlaşma" gerekliliği.
böyle ve daha başka şeylerden dolayı yazıyorum işte. belki açıklayamadığım şeyler de vardır, bi önemi yok zaten.
18 Ocak 2013 Cuma
metin eloğlu
"lokman hekim'in sev dediği" şiirini okuyunca nasıl da hoşlanmıştım. "my little sunshine"
günışığı gibi bir şair.
metin eloğlu bu yüzden hep gün ışığında ağzında bir dal otla sırtüstü çimlere uzanmış bir adamdır.
ölmemiştir, şu şiirinde de görüleceği üzere:
hadi uyan
gün ışığı çilemeye başladı başucunda
denizler bir mavilik edindi günden
seher yeline uyup kuşlar tüneğine uçtu
bu türküyü dinlemeyecek misin
hadi uyan
aydınlığa çık da çil gözlerin ışısın
ilkyazlar sıcağı biriksin yüreğine
yoksul olsan da uyan
garip olsan da uyan
madem ki güzelsin, güzeli yaşatmak için
madem ki iyisin, iyiliği yaşatmak için
madem ki umutlusun, umudu yaşatmak için
hadi uyan
denizi dinle yaşamak desin
toprağı dinle barışmak desin
göğü dinle sevişmek desin
bir plak konmuş gramofona
işte aşk, işte özlem, işte savaşmak gücü
uyan diyor, uyansana
hadi uyan
sevdiğim uyan
n'olur uyan"
günışığı gibi bir şair.
metin eloğlu bu yüzden hep gün ışığında ağzında bir dal otla sırtüstü çimlere uzanmış bir adamdır.
ölmemiştir, şu şiirinde de görüleceği üzere:
hadi uyan
gün ışığı çilemeye başladı başucunda
denizler bir mavilik edindi günden
seher yeline uyup kuşlar tüneğine uçtu
bu türküyü dinlemeyecek misin
hadi uyan
aydınlığa çık da çil gözlerin ışısın
ilkyazlar sıcağı biriksin yüreğine
yoksul olsan da uyan
garip olsan da uyan
madem ki güzelsin, güzeli yaşatmak için
madem ki iyisin, iyiliği yaşatmak için
madem ki umutlusun, umudu yaşatmak için
hadi uyan
denizi dinle yaşamak desin
toprağı dinle barışmak desin
göğü dinle sevişmek desin
bir plak konmuş gramofona
işte aşk, işte özlem, işte savaşmak gücü
uyan diyor, uyansana
hadi uyan
sevdiğim uyan
n'olur uyan"
13 Ocak 2013 Pazar
cloud atlas
"bulut atlas" ı nam filmi hızırın yoğun baskısı ve onulmaz işsiz güçsüzlüğümüz neticesinde izledik sonunda...
holivüd'lü kardeşlerimizin "anarşizm" olgusu üzerine düşünceleri nedir, görelim bakalım, dedik.
george orwell amcanın 1984'ünden fırlamış bir "fütur" da koreli güzel klonumuz, neden bunca önem taşıdığını anlamadığım bir hallerde...
kölelik her çağda evet, evet her çağda farklı bir boyutta, şekilde ve farklı ırklar üzerinde sürdürülmüş, kölelik; insanlığın sado-mazo, hafife alırsak eğer "bencil" genlerinin bir ürünü, evet...
isyanlar ise kaçınılmaz olmalı, ayaklar baş, başlar ayak olmalı ve ne sandınız, yeni köleleler yaratılmalı!
ama her şey sandığımız gibi karmaşık değil bu filmde: "kopuk!"
3 saatlik bir süreçte beynimde şimşeklerin çakması için bekledim durdum. bir serim, bir düğüm varsa çözüm de vardır, dedim. ancak anlatılmak isteneni tam manasıyla ortaya koyamamak nedeniyle "anlamsızlaştırmak?" bu nedir bayım?!
şeytanlar, sonlu tanrılar.kadim insanın ne aradığı tam olarak anlaşılamayan kadim bir tapınak (alamut'a selam mı var burada acaba? saklı bir cennet, ölümlü bir tanrı? ) altınları için öldürülmek istenen avukat ki eşi ile birlikte bir köleliğe başkaldırıyor en nihayetinde, yeteneğinden mütevellit ibneliği mevzu bahis eylenip köleleştirilmek istenen bestekar (bence en güzel isyanı çeken o) nükleer santraller üzerindeki çıkar ilişkilerine bile değinmiş hasbalarım. anarşizmi batman'le, v for vendetta ile, hadi bakalım şimdi de "cloud atlas" ile kendine mal etmek, bunu da içi boşalmış medyatik öğelere dönüştürmek bu dünyada bir amerikanlara, bir de biz türklere özgüdür herhalde. iki ergen millet, binlerce "v for vendetta" maskeli facebook profil fotoğrafı.
ne diyeyim sonuç olarak; bu film benim "başkaldırı" filmim mi oldu diyeyim? hadi gönlünüz kırılmasın...
12 Ocak 2013 Cumartesi
don juan ya da andre lhery
pierre loti'yi "hayal kadınlar" (les desenchantees) ile tanıdım. kitabı okuduğumda çok küçüktüm. oryantalizm eleştirisi yapamayacak kadar; andre lhery ve onun hayal kadınlarının cüretkarlığına hayran olacak kadar ergen... o dönem "uğultulu tepeler" e ağlayan çocuklardık biz, hayat çok acımasız.
şimdilerde aziyade'yi okuyorum, ntv yayınlarının çizgiroman serisinden olanı hani.
çizgi roman olduğu için mi bunca boş bu kitap (çizgiromanlar boş demiyorum bakınız; yabana mı atıyorum yani seni, red kid in ilk baskısını? )yoksa allah'ım benim pierre loti'm bildiğin uçkurunun peşinde koşan, istanbul haremlerinin don juan'ı olma yolunda bir adammış mıymış?
tıpkı facebook'daki hesabında onlarca adet cıbıl rus, ukraynalı "hatun" aboneliği var olan beyefendi aile yakınlarını görmüşüm gibi hissettim kendimi.
şimdilerde aziyade'yi okuyorum, ntv yayınlarının çizgiroman serisinden olanı hani.
çizgi roman olduğu için mi bunca boş bu kitap (çizgiromanlar boş demiyorum bakınız; yabana mı atıyorum yani seni, red kid in ilk baskısını? )yoksa allah'ım benim pierre loti'm bildiğin uçkurunun peşinde koşan, istanbul haremlerinin don juan'ı olma yolunda bir adammış mıymış?
tıpkı facebook'daki hesabında onlarca adet cıbıl rus, ukraynalı "hatun" aboneliği var olan beyefendi aile yakınlarını görmüşüm gibi hissettim kendimi.
11 Ocak 2013 Cuma
giderayak
adamlar geçip gitmiş bir ömür; kocaman, küçük, çirkin, güzel, delikanlı, korkak, zeki, aptal, yalancı, dürüst, kendini beğenmiş, tapılası, nefret edilesi.
sürgit resimler gibi durmadan...
turgut uyar'la "ben ne güzel işerim güneşe karşı" derken kahkahalar atmış, böyle bir şiirin var olmasına keyiflenmiş. "mülkiyet hırsızlıktır" lafından mütevellit cömertlikte, dostlukta sınırsızmış. nazım'ın dediği "giderayak" ta seni bulmuş ama sen onun yarım kalmış sevgisini tam edemeyecek kadar korkakmışsın. "peki momo'yu okudun mu? duman adamlarla başedebilecek miyiz benim cyrano de bergerac'ım?"
masanın kenarında duran kollarını, babasız hallerini sevdiğini söylemiş, onun narin yari olmuşsun; nayinoma kurbanis...
her sevgi kaybetmeye mahkum
"biliyorum sana giden yollar kapalı
üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni
ne kadar yakından ve arada uçurum;
insanlar,evler,aramızda duvarlar gibi"
"çok fazla uyuyorsun! çok fazla arkadaşın var! çok fazla geziyorsun, çok fazla!"
düzenli-tertipli hayatında senin gibi bir düzensizliğe yer bulayıp seni orada, havalimanında, saçlarını koklayıp öylece bırakıp gitmiş..ankara uçaklarına binmeye tövbe ettirmiş. "merak ederim seni! evde olduğunda ara."
ben kömür karası gözlerindeki, gülüşünün kıvrımlarındaki neşeli oğlan çocuğuna hayran, sen cama tırman... içimden senler geçiyor ve senin kalbine indi mi heves; "alacanım?"
ve o, avuç içlerinden öpmüş, sesi titremiş seni severken ama içinde bir türlü yer edemediği için sen onu öyle çaresizce bırakıp gitmişsin.
sizin pencerenin altından geçerken mızıka çalmış, (tanrım serenad yapmayı nereden de biliyor?) 11 yaşında, fakat niçin bunca ürkütmüş?
her yaz anneannesinin evine dönmesini beklerken sen, sana aşkını bir körebe oyununda itiraf etmiş, kovalamaca oynadığın oğlanlardan seni kıskanmış; bu en güzeli...
gidenler, kalanlar, boyun eğdiklerin, zaman hep aleyhine işlemiş.
bütün bu geçmiş kiminse o üzülsün şaziyeciğim, ben karışmıyorum!
cemalim süreyam, sezenim aksum
http://www.youtube.com/watch?v=IeRBGKtlTJc
10 Ocak 2013 Perşembe
Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna...
sylvia plath'ın nilgün marmara ile başlayan lanetini kiminle sürdüreceğini biliyor musun M.? bilmiyorsun.
yaşamak bir lanet umut kapısı, el pençe divan bekliyoruz bişeyler sunulsun için.
bizim gibi doğumu bir mucizeden öte yüksünme olanlarsa kırıntılara mahkumuz.
o zaman tanrı'ım geriye ne kalır? peki sence M.?
"Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu. Hep böyle mi bu?
Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum,
kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer... Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına
aynalarla kaplattım, ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! Paniğini kukla yapmış
hasta bir çocuğum ben. Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına
niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?
"Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş."
yaşamak bir lanet umut kapısı, el pençe divan bekliyoruz bişeyler sunulsun için.
bizim gibi doğumu bir mucizeden öte yüksünme olanlarsa kırıntılara mahkumuz.
o zaman tanrı'ım geriye ne kalır? peki sence M.?
"Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu. Hep böyle mi bu?
Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum,
kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer... Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına
aynalarla kaplattım, ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! Paniğini kukla yapmış
hasta bir çocuğum ben. Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına
niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?
"Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş."
Hepimiz Yanlış Bir Bilinçle Yaşıyoruz
michael haneke'yi "the seventh continent" ile tanıdım. "ekrana mıhlanmak" tabir edilen kelam oradan geliyor. bizimkilerin durgun sanatsal filmlerinin aksine onda böylesine beni içine çeken şey neydi bilemiyorum.
funny games, benny's video, the piaona teacher... dur durak bilmeden bir dönem onu seyrettim.
aslında topluma dair mesajlarını her ne kadar post modern anlatılarla, eşsiz bir biçimde sunuyor olsa da, artık post modernizmin bile benim için yeni bir değeri kalmadı bu sıralar, bu yüzden filmlerini şimdi yeniden izlemeye kalksam ne olur, ne hissederim bilmiyorum ama zannedersem aşağıda kendisinin vermiş olduğu röportaj da beni anlatmaya yetiyor. haneke ile kendi içimde tutarsız ama teorisini sağlam kurabilirsem eğer iyi bir sonuca varacağız bu gidişle.
ne diyor benim bunca beğendiğim:
"genç bir adam olduğum günleri hatırlıyorum. 16 yaşımdayken Julien Duvivier’in Marianne De Ma Jeunesse filmini görmüş ve bir yatılı okulda geçen, şatonun birinde bir karşılaşmayla doğan aşk hikayesinin anlatıldığı bu romantik filme tam anlamıyla hayran olmuştum. film hakkında her şeyi okudum, en ince ayrıntısına kadar… yirmi yıl sonra, geçenlerde televizyonda karşıma çıktı ve nasıl olup da vaktiyle bu filmi o kadar çok sevdiğime akıl sır erdiremedim."
röportajın devamı şöyle:
http://sinedebiyatro.wordpress.com/2012/11/01/haneke-amour/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



