25 Şubat 2013 Pazartesi

amber

kentli bir gecede ellerim o şarkıya gidiverdi. ruhum o şarkıyı diledi.
gece beni eskiye iletti.
eskiler yalnız hüzün sandım bana.
değildi. eskiler gül yüzlü gülüşlerdeki düşüncesizce sevinebilme kabiliyeti.
ya da durduk zamanlarda başını alıp gidebilme özgürlüğü.
eskiler benim hata yapabilme özgürlüğüm.



18 Şubat 2013 Pazartesi

resim

adam sessizce oturmuş kadının yanına. "hadi" demiş, "şiir oku bana"
şiirleri erkekler yazar, erkekler okur ve kadınlar... kadınlar üzerlerine alınırmış oysa ki, bu adam niçin böyleymiş?
kadın pencerenin önündeki divandan kalkıvermiş usulca. baharmış ve kadının çiçekli eteği varmış, çıplak ayakları... dağınık kütüphanesinden şiir kitaplarına bakınmış. tek tek okşamaya varınca... o zaman  geçmiş baharda adama okuduğu şiir kitaplarının hepsinin sararıp solduklarını farketmiş. "neden böylesiniz?" demiş içlerinde en sevdiği "sevda sözlerin"e, o sırada saçlarını kulağının arkasına alan elsa'ya gözleri takılmış. aragorn'un yalnızlığı ve kadının güzelliği içitini acıtmış.
adam kadınını izliyormuş merakla. bir william sone shekespeare olsa... istemiş ama bahar demiştik, güz yaprağı değil... vazgeçmiş.
kadın'a, "özel" sessizce fısıldamış "bahar da sürgülenir içime katranlarla da." kadın kirpikli gözlerini kapamış, pencereden içeri akasya kokusu sızmış, akasyanın çiçeklerindeki özsuyu içmiş o da, ne güzelmiş.
adam kadınını izliyormuş merakla. "bil çünkü kaç tas içtik lethe'den" içinden düşen ölümlerini düşünmüş kadının. küçük bir kadın ve büyük bir hayat... "tanrım bana onu sonsuza dek ver, sana sonsuza tek tapacağıma söz veriyorum" anlaşmayı dilemiş, büyük melekler duymuş bu isteği, iletmişler O'na...
kadın solgun yüzlü şiir kitaplarına anlam vermekte yalnızmış, sevmekte kalabalık ve anlamakta bilisiz.
oysa sadece yalnızlıkmış şiirlerin ve şairlerinin tasası ve hiç umut yokmuş artık kadının yalnız olacağına ve onları bir yalnızın sahiplenmesiyle sahiplenebileceğine. kadının etekleri uçuşuyormuş, kadın sevgiyi, katıksızca ve yalansız içiyormuş, kadın artık kesinkes onların olmadığını teninin kokusundan belli ediyormuş.
kadın aşkı selülözden değil gerçek birer dudaktan içiyorsaymış ve bunun bir gün bitip kendilerine döneceği ümidini vermiyor oluşunu seziyorsalarmış neden eskisi gibi canlı kalabilirlermiş ki. özlerindeki hazan yaprakları sararıp soluvermiş.
adama bir tek sappho kalmış okunacak. sappho'nun ise umrunda bile değilmiş olanlar ve sırtını dönüp uyumuş.
kadın elleri boş geri dönmüş divanına. batan güneşi ve doğacak bebeklerini okumuşlar. yaşam usulsüz bir dizi şeyden mütevellitmiş ama güzel olan şeyleri sevmeyi bilmek, şiir buymuş.




17 Şubat 2013 Pazar

kuş

" Aşk, saçma bir şey. Hep öyle olmuştur zaten; daima da öyle olacaktır. Gerçi, tek var olan şey; ama saçma. Kuşlardan gayri hiçbir mahlûkata göre değil; kuşlara göre. Çünkü kuşlar, yaşamak için, insanlar gibi bir takım aşağılık işlerle uğraşmaya mahkûm edilmemişler. Elbise giyen, dünyada oturan, çalışması, para kazanması gereken, havayla, suyla yaşayamayan mahluklar için aşk, fazla güzel bir şey. Konuşan hayvanlar için bu biraz fazla."

14 Şubat 2013 Perşembe

bir ay doğsa...


insanın ikindiüstü bezginlikleri olmalı. ikindi güneşine karşı bunalımlar yaşamalı. belki neşet ertaş dinlemeli, ağlamalı. ama bunu sadece o anlarda yaşamalı. söylenen, tüm yaşama yayıldığında bunun acı sonları da oluyor. "hayat beceriksizi" lafını bir yerden mi duydum bilmem amma bu benim bütün yaşamıma yayılmış ki durum pek umutsuz. yarım bıraktığım kitaplardan ben bıktım, unutkanlık da yapıyor felan diyorlar çok korkuyorum. ne okusam orada olamıyorum, ne izlesem bir yanlardan başka kafalar fışkırıyor. anksiyete felan mı bu ama ne zaman mutlu oluciyz kuzum?
bu arada son sözüm de bu şarkıya, beter ol!

11 Şubat 2013 Pazartesi

bir konuşabilse

bugün "lost in translation" u izledim, bir cümle için rahatsız ettim. "kendimi çok basit hissediyorum" diyor scarlett ablamız. ben de bunu bunca zaman itiraf etmeye çekiniyordum. evet, kendimi her türlü, çok basit hissediyorum. ne yapmalı, el-cevap?

7 Şubat 2013 Perşembe

okyanuslar yüzünden



Küçük kara balık metrodan indikten sonra hızla yürümeye başladı, hem metrodan inişinin izafiyeti olmalı bu, o hızı düşürmemeli, hem de çizgilere basmamaya çalışırken hızlı olması gerekiyor. “obsesif kompültif bozukluk” diyor psikologu buna. Ona göreyse bu yalnızca yeni bir tür oluşundan ileri geliyor. Yeni türleri kabullenmek her daim zordur neticede ve onlar hep bir çeşit “hasta” olarak nitelendirilir diğerlerince… Diğerleri onu hasta olarak nitelendirirken küçük kara balık da onların algılarını öylece kabulleniyor, onun açısından diğerlerini idare etmek pek de güç değil, kolayca anlaşılabilir varlıklar her biri.  Küçük hırsları olan, küçük hesaplarıyla okyanusu yönetebilmeyi beceren, küçük küçük beyinler.
Billboardlardan ona gülümseyen bıyıklı kırmızı ahtapota gözü takıldı, o sırada yanlışlıkla çizgiye bastı, bütün her şey berbattı şimdi. Hızı da düşüverdi bu sırada. Ne diyordu peki bunca sıradanlığıyla bıyıklı kırmızı ahtapot? Bunca şeye değer miydi acaba.
Sırt çantasından müzik çalarını çıkarıp bir şeyler dinlemeye karar verdi. “Bülent ortaçgil” isimli bir yeryüzü sanatçısını dinliyordu bugünlerde. “olmalı mı olmamalı mı, yoksa hiç değişmemeli mi?” sözlerini mırıldanarak yürümeye devam etti böylelikle. Şarkılarla mesajlar veren garip bir türdü onlarınki .  John lennonları “imagine” diyordu, pink floydları “ the wall” ile onları yerden yere vuruyordu felan. Balık olmak, sürülerce hareket etmek, konserve  toplu taşıma araçlarında istiflenmek, okyanusun akıntısı nereye sürüklüyorsa o tarafa hareket etmek…  onca evrimin ardından bile okyanustaki yaşantılarına hiçbir şey katamamış olmalarının hıncını şarkılardan çıkarmaları ne kadar yazık, diye hayıflandı içinden. Neyse ki okyanusların sesini taklid edebilmeyi becermiş de viyolenseli icad etmişlerdi, bu da onlara dair ümitlerini yeşertiyordu elbet.
Yukardakilerin hastalıklı dışarlıklarını pek seviyordu küçük kara balık. Büyükannesi behrengi isimli bir öğretmenden söz etmişti bir ara, adam isyan bayrağını çekmiş küçük kara bir balıktan söz ediyordu masalında, büyükannesi bu masalın kahramanına benzettiği için ona bu isimle hitap ederdi, ismi de bundan ötürü böyle kalıvermişti. Halinden memnundu elbette, yani “istavrit 234” felan mı olsaydı? Binlerce dölün arasından yaşamayı başaran o, elbette özeldi.


5 Şubat 2013 Salı

ah babacığım, bizim büyük yanılgılı hayatlarımızda şiyirlerin yeri ne de yakışıklı... bir bardak çayı sıcacık odada yudumlarken kış geceleri, uzun kış geceleri boyunca yani, bütün yazılanları içime sokup öylece toprağa uzanmak diliyorum hep. şiyirler ve topraksa sen demek sanki, bu fena.
içimde kış hüzünleri... senin diktiğin elma ağaçları bahçeden bana bakıyorlar. (bizim heybetli dut ağacı, senin o koca yapraklar olmadan bir hiç olduğunu bilememişim bu arada, yine de saygılarımı sunarım sana, pek hoşsun...)
onlar öylece beni izlerken sırtımı kalorifer peteğine yaslayıp bütün olanlara da sırtımı çevirmek istiyorum hep, ağaçlara, senin diktiğin o ağaçlara, ellerinle aşıladıklarına özellikle.
sonra ellerin, en son öptüğümden bu yana yoklar pek. çürüyorlarmış diyolar ancak bence babaların dokulmazlığı var şu hayatta ve dahi sonsuzlukta, biri insanlara bunu söylemeli.
şunu dinliyorum, dinlediklerimi çok severdin, beraber ritim tutuyoruz parmaklarımızla:
 
hastane odaları var baba, biz hep genciz ve ölmek yaşayanların işi değil, bilemiyorum dedem ve babaannem de pek mantıklı işler yapmadılar, sence de öyle değil mi?

annem şu yazdıklarımı okusa kızar bana, haklı da, sen evimizde bir tabusun artık. diyor ki "bırakıp gitmeseydi o da, her şeyde acele etmek zorunda mıydı?" sesi titremese inanacağım ona. bir de sana hala aşık, eski kafa, söylemeye utanır elbet.
hani hastanede "meral sen beni bu kadar seviyor muydun yahu" demiştin gülerek, nasıl sinirlenmişti sana.
baba hala gülerek anıyoruz her hatıranı. bıyıkların en yakıştığı gülüşünden başka bir şey yok ki aklımda.
bir de çok garip, ne zaman bir dönüm noktasına gelsem rüyalarımdasın, sen onay verince ben daha rahat adımlar atıyorum hayatta, lütfen hep yanımda ol...
sayende ölüm de korkutmuyor, bunu bir tek sana itiraf ediyorum. diyorum ki "babam beni orada da koruyup kollar, neden çekineceğim ki?
bütün babalar gittiklerinde aynı hissi yaratıyor mu bilmiyorum ama sen başka türlü olamazdın bence, sanki yaşıyormuşsun da bilmediğim diyarların seyyahı olmuşsun gibi... bunu tamamlamak çok zor, görüşmek üzere canım...