22 Ağustos 2010 Pazar

yolsuz yaptı dünya bizi

"bir sey kalmaz geride, hiç bir şey. hiçiz biz.
biraz güneşte, biraz havada geciktiririz
üzerimize çöken solunamaz karanlığı,
küçük düşürülen, dayatma altındaki yeryüzünü.
üreyen, ertelenmiş cesetler,
kararlaştırılmış yasalar, görülmüş heykeller,
bitirilmiş methiyeler...
her bir şeyin kendi mezarı vardır.bizlerin,
bildik bir güneşin kan bağışladığı etin akşamı
oluyorsa
onların neden olmasın
öyküyüz biz,öyküler anlatan, başka hiç"*

vaktinde epeyce aradıktan sonra aramaktan vazgeçtiğim kitabın, şimdi bütün kitap evlerinde şıp diye bulunması, ama o kitabı artık o eski isteğimle okumak istememem.

şans diye bir şey varsa o benim mekanıma hiç uğramaz.

ha bu mu? kitabını okumaya adandığım o adamdan bir alıntı. müşerref olduk! ne sandın? müşerref!

*fernando pessoa

17 Ağustos 2010 Salı


turgut uyar, tomris uyar için şu dizeleri söylemiş, şiir bütünüyle O'na ithaf edilmiş ama o son dizelerde her defasında yüreğim titriyor:

"gel ellerini ver en güzel ellerini öyle
ruhum, ateş yüreğim, kokum, birlikte öyle"


türkçe'nin o narin, hassas kelimeleri...

3 Temmuz 2010 Cumartesi

zamanında söylememiştim değil mi bu şiiri? belki cemal süreya diye de hatırlamıştım şairini. şimdi o:

(turgutcum uyar)

aşkım da değişebilir gerçeklerim de
pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
yan gelmişim diz boyu sulara
hepinize iyi niyetle gülümsüyorum hiçbirinizle dövüşemem
siz ne derseniz deyiniz
benim bir gizli bildiğim var
sizin alınız al inandım
sizin morunuz mor inandım
ben tam kendime göre
ben tam dünyaya göre
ama sizin adınız ne?

benim dengemi bozmayınız
(cemal süreya deneme birki üç)

bir şiir:

ama baharda ya da dışarda
sonsuz göğün altında
aşkın aşkla çarpımı
nedendir bilinmez
garip bir biçimde
hep sonsuzdur.

bir renk:

sevgilim senin saçının rengi.

bir sokak:

karanfil sokak

bir kitap:

teneke trampet

bir film:

cyrano de bergerac

bir adam:

köşedeki güvercinin kanadında bir tüğ var

bir sen:

kara gözüm, iki gözüm merhaba

2 Temmuz 2010 Cuma

yaşamak

minik kuzumun yanından döndüm bugün. onu orada, anneme dahi emanet etmek zor geldi bana. pazartesi yeniden gidicem hastaneye, onsuz bu ev zaten çekilmiyor.

hastaneler zor demiştim ya, fizik tedavi rehabilitasyon hastanesi biraz daha farklı bir zorluk barındırıyor. insan yaşamının nasıl da pamuk ipliğine bağlı olduğunu, her an bir "engelli" olabilme ihtimali içinde yaşadığını insanın gözüne gözüne sokuyor.

bücürüküm iş-uğraş ünitesindeyken genç bir kız geldi çalışmaya. 20 yaşlarında, dünyalar güzeli bu genç kız tekerlekli sandalye ile gelmişti. fizyoterapisti ile olan konuşmalarını duydum sonra, neden bilmiyorum ama hiç aklımdan çıkmıyor bu cümle, ona bu durumu hiç yakıştıramadım, ona hep şifayı dilerdim oysa:

"tatlım ellerimizi güçlendirmemiz gerekiyor. transfer için ellerinin çok kuvvetli olması gerekiyor"

tekerlekli sandalye ile yaşamayı öğrenmesi gerekiyordu anlaşılan. onun üzerinde yatağına, onun üzerinden koltuğa, onun üzerinden klozete... transfer olmayı öğrenmesi gerekiyordu.

dediğim gibi 20 yaşlarında dünyalar güzeli bir genç kızdı ve ankara genç kızlar için, sonsuza koşulan sokaklar demekti.

20 Haziran 2010 Pazar

uzaktaki sevgili

dizlerinde kalırsın bir akşam vakti
soluklarına uğrarsın, kısılmış gözlerine
geçersin geçersin geçersin
gökteki tek yıldızdan üşüyerek.

görüyorsun değil mi
ne kadar inceldi kent
ansızın bir kent daha görünecek.

bak işte, duyuyor musun
öpüldün bırakıldın sanki
bir değil iki tülü senin de soluğun.

17 Haziran 2010 Perşembe

fırtınam

bir hayli kafam güzeldi bugün. "sonra manik halim" oldu mu sana "depresifim herşeyim"?

a. ile konuştuk da, içimizdeki sıkıntılardan dertlerden. ona:

" biliyo musun aslında ne? bariz bir derdim yok öyle, şu sebep, işte şu sebep yüzünden kafayı tırlatıcam dediğim.

ama içimde oturup kalan şeyleri çözümleyemiyorum be a., sence bu ne?"

"belki de mutlu olmayı bilmiyoruz biz, mümkün mü?"

mümkündü elbette,  böyle insanların varlığından söz ediliyor zaman zaman da olsa, neden öyle olmayalımdı, ki?


...

kimi zaman kendimi haneke filmlerinde gibi hissediyorum.

kim bilir bir gün -onun filmlerindeki gibi- öylesine nedensiz ölümleri de kurgularım kendim için?

16 Haziran 2010 Çarşamba

yalnızlığım benim, sidikli kontesim

üstelik bir de saçlarımı kurutup "ne kadar güzel saçların var, ipek gibi" dedi.

kendimi o masumiyetin içinde çok huzurlu hissettim.

saçları ipek kadar yumuşak olan küçük bir kız çocuğu.

saçlarını hala annesinin kuruttuğu küçük bir kız çocuğu.

uyandığımda kendimi o çocukluk yatağımda bulmayı arzuluyorum hep.

hani öğretmenimin "altın küpelerle okula gelmiyorsunuz!" diye azar çektiği günün ertesinde, uyandığımda yatağımda anneannemin aldığı altın top küpeleri bulamayışımı, ağlayışımı. o günleri bile...

çocukluğa özlem duymayı onca basit gördüğüm zamanları düşünüyorum da, sanırım mutluymuşum o zamanlar.

şimdi mutsuz muyum peki?

bilmiyorum. emin olabildiğim bir olgu değil bu. bazen düşünekalıyorum, "mutsuz olmak için sebebim var mı?" diye.

o sebebi bulamayıp yine de mutsuz olmak...

14 Haziran 2010 Pazartesi

feride

"herkesin bir feridesi vardır bilmez miyim
herkesin bir ayakkabısı gibi bir de şarkısı
herkesin bir kimsesi vardır bilmez miyim
bir de kimsesizliği..."


11 Haziran 2010 Cuma

oy benum sevduceğum

sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün...

umarsız aşka gazel

gelmek istemiyor gece
ne sen gelebiliyorsun o yüzden
ne de ben gidebiliyorum.
ama ben gideceğim.
akrepten bir güneş şakağımı yese de.
ama sen geleceksin.
dilin tuzlu yağmurlarca yakılmış.

gelmek istemiyor gün.
ne sen gelebiliyorsun o yüzden.
ne de ben gidebiliyorum.
ama ben gideceğim.
kurbağalara atarak ağzımda çiğnediğim karanfili.
ama sen geleceksin.
çamurlu lağımından karanlığın.

gelmek istemiyor.
ne gün,
ne gece.
ölebiliriz o yüzden.
ben senin uğruna.
sen de benim..

10 Haziran 2010 Perşembe

Ayakkabılarını kapımın önünde görmeyi istiyorum!
Çünkü bu,
Seni seviyorumun içine nal salmak demektir
...Ve hareketinin bana durdugunu akla uydurur.
Oysa seni sevmem toplumu meşru kılar
Ve gitmen beni dile indirger sevgilim

belkim bir kertenkeleydim

Belkim bir kertenkeleydim
piç edilmiş bir yağmurun serini
bir güzelin çirkiniydim
çirkinlerin en güzeli
...yeşil koşsa güneşlerin gölgesi
ben en hızlı yeşiliydim
kurbağa yarışlarında annemin

çatal matal kaç çataldım kimbilir
bin dereden bir kendimi getirdim
haydan gelip huya giden bir huysuz
heyheyler içinde bir heydim
belkim yedi belkim sekiz belaydım

düdük çalar hırsızlanmış polisler
ben korkudan üstlerime işerdim
üç yıldızlı bir albaydı gökyüzü
karşısında önüm açık gezerdim
ağzı bozuk meymenetsiz bir ozan
rus cenginde cağanozdum bir zaman

iki gözüm iki koltuk-eviydi
mavilerim bir miyobun koynunda
kendi düşen köyler kentler ağlamaz
sur dısında ben oturur ağlardım
ekmek diye bağrışırdı bebeler
elma derler ben ortaya çıkardım
ağıtlarla kutlanırdı İsa - doğdu Gecesi
fil dişinden bir kuleydim yıktım kendimi

bilmem hangi keloğlanın fesiydim
bir püskülsüz sümbülteber tohumu
fesleğenler yaprak dökmüş şerrimden
bir naraydım kimse bilmez nereden
ya yakından ya uçmaktan gelirdim
belkim ince belkim kalın bir sestim
belkilerin kol gezdiği saatta
belkim belki bile değildim

9 Haziran 2010 Çarşamba

"ben sana kırmızı kiremitli bir çatı,

begonviller ve bir mavi kapı

ve illa amansız bir avlu getirsem."

2 Haziran 2010 Çarşamba

"bakakalırım giden geminin ardından;
atamam kendimi denize, dünya güzel;
serde erkeklik var, ağlayamam."


umutlu bir şiir mi bilmem şu orhan veli'nin yazdığı. ki bu adam dünya denen saçmalıkta kendimi en yakın gördüğüm erkeklerden biridir, demem o ki, ben onu biliyorsam eğer,kırık bir gülüş gibi bir şey bu şiir.

her neyse, ne önemi var, şiir güzel,hayat... hayat da fena değil hani, yaşanmayacak kadar değil, fena değil.

26 Mayıs 2010 Çarşamba

sonra ölümün çağrılısı olarak gelirsin dünyaya

"bil, çünkü kaç tas içtik lethe'den,
incirli bir yolda rastladığımız bir canavarı
unutmaya."

25 Mayıs 2010 Salı

düşlerimdeki ülkeye uçup kaybolmadan önce, kalbimi tut ve bırak tut ve bırak şimdi

*

yaşamak sadece yaşamaktan ibarettir
boş bir oda gibi nedensiz
aşk şiirleri ve yanan şehirler buradan gelir
yine de kimse inanmaz

yere yakınlaşmak arzusuyla sana suya göğe sarıldım
sokaklardan kalkan sise geceye boşluğa yüzüme bir bak
gelmiş
ve buralarda kalmış
bir at izi
ayaklarım avunur avunmaz yüzüm yetinir yetinmez
öpünce geçmez öpünce geçmez
düşlerimdeki ülkeye uçup kaybolmadan önce
kalbimi tut ve bırak tut ve bırak şimdi

.....



nereye baksam ben.

orda burda epeyce unutmuşum kendimi.

sana dair bir kaç kırıntı dahi yok.

bunca bencilliği her yerlere bocalarken senin hiç sesli harfin yok muydu sevgilim?


şu fotoğraf...

ne kadar da çocuksun sevgilim.


gözlerinden öpmek istiyorum nedensiz.

sonra seni içime dahil etmek...


öpünce geçer sanki?



*"öpünce geçmez" enis akın





18 Ocak 2010 Pazartesi

bir harmanım bu akşam

var mı bir delilik bünyede yoksa bu "deliye vurma" hikayesine çok mu kaptırdım kendimi?

"zoraki delilik de iyi değil"

"kendini bu kadar yaftalama" diyor bazen.

"gözlerinden öperim bir tanem, senin istediğin kolay şey" demeyi dilerdim ama pof!

tren raydan çıkmış ruh dengem itibari ile...

10 Ocak 2010 Pazar

yollar hiç bitmiyor alacânım.
birer tonluk yürek ağırlıkları da öyle.
ve ne zaman sonumu dilesem, onu bile beceremeyecek denli korkak oluşumla yüzleşip kendimden daha da tiksinir oluyorum.
...
zamanımız sınırlı alacânım.
sözde sana yüreğimi açacak cesareti bulacaktım.
gördüğüm ben seni yüz yıl kadar ötelerden berilerden bulamayacağım.
....

seni sokaklardan
seni yol ayrımlarında toplamak istiyorum
o meşhur arafından artık cennete, durgunluğa ulaşıver diliyorum.
....

ah be Âlâcanım, zırvalarım da sana yaparken mubah.

ben sana ne zaman ne yapacak olursam -ki hep saçmalayadururken o civarda- mubah olacak.

bunu da ben mi iddia ediyorum?

kehanetim acizliğimden ileri gelir ve onu küçümseme der "hakikatçi"

onu küçümseme.

o zaman gördüğün herşeyi unut ve şimdi:

"alacanım indi mi göğsüne heves?
hangi duvarın halısında
gördün, bildin, vurdun beni
kaç ormandan geçti
içinde kaybolduğumuz o büyük takip
içimizde bunca gurbet dururken
yol ettik uzaktaki sılayı
şimdi burdayız
kanlar içinde
indi mi göğsüne heves?"

1 Ocak 2010 Cuma

"çalın oyniyim gönderin gelsin"

sanrılarım var aplalarım. yığın yığın saçmalıklarım.

"şanssız mıydık..."

off bir cemal süreya yazacaktım ya, öyle çok üşendim ki.

bana hep çok sevgili bir arkadaşımı hatırlatan ağzında sigarası cemal süreya. aynı ehl-i keyf bakışları , aynı kadın düşkünlüğü. sonrası fasa fiso çocuum, öykünerek sevdiğin şairi bir gün bir gün bir gün...

yeni yıl felan

"yabanım,sevgilim,esmerim,sebebim
bir gün bir kış masalında sevip yitirdiğim
şimdi artık korkudan şarkılar mırıldanan
öpüşünle yaralı bir kız çocuğuyum ben..."

bu yılbaşı bana böyle şarkılar, böyle filmler vs islendirdi hep.

"coffee and cigarettes" i izledim.

"cup of coffee", "one more cup of coffee" dinledim...

içime dışarda yağan beyaz kar kadar güzide hiç bir şey gelmiyor son zamanlarda. ha keza o yağan kar kadar çok tasa yükleniyor, olmadığı da görülmemiş ya!

20 yaşımı devirdim devireli ne doğum günlerimden zevk alır oldum, ne de yılbaşlarından. aksine yaşlı, huzursuz hatunlar gibi içime manasız bir gam yükü oturuyor ki o kadar olur. orta yaşımı düşünemiyorum ben, yaşlılığım mı? ona dek kalmayayım ben, "genç öl, cesedin yakışıklı olsun" misal...

murat uyurkulak okumak, yıldırım türker şiirleri sevmek, gülten akın'la ağlamak istiyorum.
arada oğuz atay özlüyorum, tomris uyarlı, murathan munganlı -bilmiyorum ne alakası var?- bir istanbul diliyorum. sanırım yavaş yavaş deliriyorum.