23 Ocak 2013 Çarşamba

barış bıçakçı'nın şu lafıyla çarpıldım :"yaşamak ilerlemek olamaz ama geride bırakmak olabilir."
çoktandır içinde bulunduğumuz bir var olma telaşının bunca güzel özetlenmesi...
"işte bugünü de bitirdik kızlar!"
ömrümüzün günlerini, dakikalarını bir kullanımlık değersiz şeylermişçesine harcadıktan sonra buruşturup şlops, atıyoruz!
günlerden keyif almayı bilemiyoruz, keyif almayı istemiyoruz ya da.
işte ben buna pek fazla üzülüyorum, biri beni bulsun!

20 Ocak 2013 Pazar

"Yazmadıkça daha çok yazmıyor insan. Halbuki çat diye yazmak lazım. Hepimiz öleceğiz. Ciddiyetin lüzumu yok."

bi arkadaşım "niçin yazıyosun bu blogu" deyince meren'in şu lafını çat diye söyleyebilseydim. hiç bir yazar aforizması öyle kolay yer etmiyor da kafamda, popüler popüler lafları da nasıl seviyorum. git! kendini daha fazla sevdirmeden, ahaha!

"şiirimiz kentten içeridir abiler."

bunu söylemek, bunu dile getirmek. kentli lüzumsuzluklarımızdan biri işte yazma eylemi. bir de "içsel zeka" ya ilişkin olduğunu söylüyorlar ki katılıyorum, için çok daralması ve çok fazla ters yüz etme ihtiyacı yazmayı da beraberinde getiriyor.

hepimizin sıkıntıları var insan olmaya dair, acılara, sevinçlere ve tanımlayamadığımız daha bir dünya hislere dair. bunları tumturaklı kelimelerle ifade edince yüceliyorlar da üstelik. al işte, her türlü duygumuzu pazarlıyoruz biz de ama rahatsız değilim hiç. bu bizim somut aklımızın evriminde bilemediğimiz, değişik bir kırılma.

aklımızın bir olduğu insanlara da ulaşmak var hem, modern çağın en güzide "ruhsal yakınlaşma" gerekliliği.
böyle ve daha başka şeylerden dolayı yazıyorum işte. belki açıklayamadığım şeyler de vardır, bi önemi yok zaten.

18 Ocak 2013 Cuma

metin eloğlu

"lokman hekim'in sev dediği" şiirini okuyunca nasıl da hoşlanmıştım. "my little sunshine"
günışığı gibi bir şair.
metin eloğlu bu yüzden hep gün ışığında ağzında bir dal otla sırtüstü çimlere uzanmış bir adamdır.
ölmemiştir, şu şiirinde de görüleceği üzere:

hadi uyan
gün ışığı çilemeye başladı başucunda
denizler bir mavilik edindi günden
seher yeline uyup kuşlar tüneğine uçtu
bu türküyü dinlemeyecek misin

hadi uyan
aydınlığa çık da çil gözlerin ışısın
ilkyazlar sıcağı biriksin yüreğine
yoksul olsan da uyan
garip olsan da uyan
madem ki güzelsin, güzeli yaşatmak için
madem ki iyisin, iyiliği yaşatmak için
madem ki umutlusun, umudu yaşatmak için
hadi uyan
denizi dinle yaşamak desin
toprağı dinle barışmak desin
göğü dinle sevişmek desin
bir plak konmuş gramofona
işte aşk, işte özlem, işte savaşmak gücü
uyan diyor, uyansana

hadi uyan
sevdiğim uyan
n'olur uyan"

13 Ocak 2013 Pazar

cloud atlas


"bulut atlas" ı nam filmi hızırın yoğun baskısı ve onulmaz işsiz güçsüzlüğümüz neticesinde izledik sonunda...
holivüd'lü kardeşlerimizin "anarşizm" olgusu üzerine düşünceleri nedir, görelim bakalım, dedik.
george orwell amcanın 1984'ünden fırlamış bir "fütur" da koreli güzel klonumuz, neden bunca önem taşıdığını anlamadığım bir hallerde...

kölelik her çağda evet, evet her çağda farklı bir boyutta, şekilde ve farklı ırklar üzerinde sürdürülmüş, kölelik; insanlığın sado-mazo, hafife alırsak eğer "bencil" genlerinin bir ürünü, evet...
isyanlar ise kaçınılmaz olmalı, ayaklar baş, başlar ayak olmalı ve ne sandınız, yeni köleleler yaratılmalı!

ama her şey sandığımız gibi karmaşık değil bu filmde: "kopuk!"
3 saatlik bir süreçte beynimde şimşeklerin çakması için bekledim durdum. bir serim, bir düğüm varsa çözüm de vardır, dedim. ancak anlatılmak isteneni tam manasıyla ortaya koyamamak nedeniyle "anlamsızlaştırmak?" bu nedir bayım?!

şeytanlar, sonlu tanrılar.kadim insanın ne aradığı tam olarak anlaşılamayan kadim bir tapınak (alamut'a selam mı var burada acaba? saklı bir cennet, ölümlü bir tanrı? ) altınları için öldürülmek istenen avukat ki eşi ile birlikte bir köleliğe başkaldırıyor en nihayetinde, yeteneğinden mütevellit ibneliği mevzu bahis eylenip köleleştirilmek istenen bestekar (bence en güzel isyanı çeken o) nükleer santraller üzerindeki çıkar ilişkilerine bile değinmiş hasbalarım.

anarşizmi batman'le, v for vendetta ile, hadi bakalım şimdi de "cloud atlas" ile kendine mal etmek, bunu da içi boşalmış medyatik öğelere dönüştürmek bu dünyada bir amerikanlara, bir de biz türklere özgüdür herhalde. iki ergen millet, binlerce "v for vendetta" maskeli facebook profil fotoğrafı.
ne diyeyim sonuç olarak; bu film benim "başkaldırı" filmim mi oldu diyeyim? hadi gönlünüz kırılmasın...

12 Ocak 2013 Cumartesi

don juan ya da andre lhery

pierre loti'yi  "hayal kadınlar" (les desenchantees) ile tanıdım. kitabı okuduğumda çok  küçüktüm. oryantalizm eleştirisi yapamayacak kadar; andre lhery ve onun hayal kadınlarının cüretkarlığına hayran olacak kadar ergen... o dönem "uğultulu tepeler" e ağlayan çocuklardık biz, hayat çok acımasız.

şimdilerde aziyade'yi okuyorum, ntv yayınlarının çizgiroman serisinden olanı hani.
çizgi roman olduğu için mi bunca boş bu kitap (çizgiromanlar boş demiyorum bakınız; yabana mı atıyorum yani seni, red kid in ilk baskısını? )yoksa allah'ım benim pierre loti'm bildiğin uçkurunun peşinde koşan, istanbul haremlerinin don juan'ı olma yolunda bir adammış mıymış?

tıpkı facebook'daki hesabında onlarca adet cıbıl rus, ukraynalı "hatun" aboneliği var olan beyefendi aile yakınlarını görmüşüm gibi hissettim kendimi.


11 Ocak 2013 Cuma

giderayak


adamlar geçip gitmiş bir ömür; kocaman, küçük, çirkin, güzel, delikanlı, korkak, zeki, aptal, yalancı, dürüst, kendini beğenmiş, tapılası, nefret edilesi.

sürgit resimler gibi durmadan...

turgut uyar'la "ben ne güzel işerim güneşe karşı" derken kahkahalar atmış, böyle bir şiirin var olmasına keyiflenmiş.  "mülkiyet hırsızlıktır" lafından mütevellit cömertlikte, dostlukta sınırsızmış. nazım'ın dediği "giderayak" ta seni bulmuş ama sen onun yarım kalmış sevgisini tam edemeyecek kadar korkakmışsın. "peki momo'yu okudun mu? duman adamlarla başedebilecek miyiz benim cyrano de bergerac'ım?"

masanın kenarında duran kollarını, babasız hallerini sevdiğini söylemiş, onun narin yari olmuşsun; nayinoma kurbanis...
her sevgi kaybetmeye mahkum
 "biliyorum sana giden yollar kapalı
üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni
ne kadar yakından ve arada uçurum;
insanlar,evler,aramızda duvarlar gibi"
"çok fazla uyuyorsun! çok fazla arkadaşın var! çok fazla geziyorsun,  çok fazla!"
düzenli-tertipli hayatında senin gibi bir düzensizliğe yer bulayıp seni orada, havalimanında, saçlarını koklayıp öylece bırakıp gitmiş..ankara uçaklarına binmeye tövbe ettirmiş. "merak ederim seni! evde olduğunda ara." 

ben kömür karası gözlerindeki, gülüşünün kıvrımlarındaki neşeli oğlan çocuğuna hayran, sen cama tırman... içimden senler geçiyor ve senin kalbine indi mi heves; "alacanım?"

ve o, avuç içlerinden öpmüş, sesi titremiş seni severken ama içinde bir türlü yer edemediği için sen onu öyle çaresizce bırakıp gitmişsin.

sizin pencerenin altından geçerken mızıka çalmış, (tanrım serenad yapmayı nereden de biliyor?) 11 yaşında, fakat niçin bunca ürkütmüş?

her yaz anneannesinin evine dönmesini beklerken sen, sana aşkını bir körebe oyununda itiraf etmiş, kovalamaca oynadığın oğlanlardan seni kıskanmış; bu en güzeli...

gidenler, kalanlar, boyun eğdiklerin, zaman hep aleyhine işlemiş.

bütün bu geçmiş kiminse o üzülsün şaziyeciğim, ben karışmıyorum!

cemalim süreyam, sezenim aksum

http://www.youtube.com/watch?v=IeRBGKtlTJc

10 Ocak 2013 Perşembe

Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna...

sylvia plath'ın nilgün marmara ile başlayan lanetini kiminle sürdüreceğini biliyor musun M.? bilmiyorsun.
yaşamak bir lanet umut kapısı, el pençe divan bekliyoruz bişeyler sunulsun için.
bizim gibi doğumu bir mucizeden öte yüksünme olanlarsa kırıntılara mahkumuz.
o zaman tanrı'ım geriye ne kalır? peki sence M.? 

"Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu. Hep böyle mi bu?
Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum,
kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer... Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına
aynalarla kaplattım, ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! Paniğini kukla yapmış
hasta bir çocuğum ben. Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine nasıl da eğlenir.Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına
niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?
"Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş."

Hepimiz Yanlış Bir Bilinçle Yaşıyoruz


michael haneke'yi "the seventh continent" ile tanıdım. "ekrana mıhlanmak" tabir edilen kelam oradan geliyor. bizimkilerin durgun sanatsal filmlerinin aksine onda böylesine beni içine çeken şey neydi bilemiyorum.
funny games, benny's video, the piaona teacher... dur durak bilmeden bir dönem onu seyrettim.

aslında topluma dair mesajlarını her ne kadar post modern anlatılarla, eşsiz bir biçimde sunuyor olsa da, artık post modernizmin bile benim için yeni bir değeri kalmadı bu sıralar, bu yüzden filmlerini şimdi yeniden izlemeye kalksam ne olur, ne hissederim bilmiyorum ama zannedersem aşağıda kendisinin vermiş olduğu röportaj da beni anlatmaya yetiyor. haneke ile kendi içimde tutarsız ama teorisini sağlam kurabilirsem eğer iyi bir sonuca varacağız bu gidişle.

ne diyor benim bunca beğendiğim:

"genç bir adam olduğum günleri hatırlıyorum. 16 yaşımdayken Julien Duvivier’in Marianne De Ma Jeunesse filmini görmüş ve bir yatılı okulda geçen, şatonun birinde bir karşılaşmayla doğan aşk hikayesinin anlatıldığı bu romantik filme tam anlamıyla hayran olmuştum. film hakkında her şeyi okudum, en ince ayrıntısına kadar… yirmi yıl sonra, geçenlerde televizyonda karşıma çıktı ve nasıl olup da vaktiyle bu filmi o kadar çok sevdiğime akıl sır erdiremedim."

röportajın devamı şöyle:

http://sinedebiyatro.wordpress.com/2012/11/01/haneke-amour/